DARWİNİZM.NET
 
BİLİMSEL BULGULAR
EVRİM TEORİSİNİ REDDEDİYOR
 
"Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır."

Charles Darwin
 
GERÇEK DOĞA TARİHİ-2

EVRİMCİLERE GÖRE UÇUŞUN KÖKENİ

Kara canlisi olan sürüngenlerin nasil olup da uçmaya basladiklari evrimciler arasinda çesitli spekülasyonlara neden olmus bir konudur. Bu konuda baslica iki teori vardir. Ilk teori, kuslarin atalarinin agaçlardan yere indiklerini savunur. Bu teoriye göre, kuslarin atalari, agaçlarda yasayan sürüngenlerdir ve bunlar zamanla "daldan dala atlayarak kanatlanmislardir". Buna " arboreal teori " denilir. Bir diger görüs de kuslarin yerden yukari dogru havalandiklari seklindedir ve " cursorial teori " olarak bilinir.

Her iki teori de tamamen spekülatif temellere dayanmaktadir. Ne arboreal teoriyi ne de cursorial teoriyi destekleyecek hiçbir kanit yoktur. Evrimcilerin bu soruna karsi bulduklari çözüm de oldukça basittir; böyle bir delili "varsayarlar". Cursorial teoriyi ortaya atan Yale Üniversitesi Jeoloji Kürsüsü profesörü John Ostrom, bu yaklasimini söyle açiklar:

Herhangi bir pro-avis'e (uçus öncesi canliya) ait hiçbir fosil kaniti yoktur. O tamamen kuramsal bir kus öncülüdür... Böyle bir canlinin yasamis olmasi gerekmektedir. 84

Ancak arboreal teoriye göre "yasamis olmasi" gereken bu ara geçis formu, hiçbir zaman bulunamamistir. cursorial teori daha da problemlidir. Bu teorinin temel argümani, bazi sürüngenlerin böcek avlamak için ön kollarini uzun süre ve sik sik çirptiklari ve zaman içinde de bu ön kollarin kanatlara dönüstügü seklindedir. Kanat gibi son derece kompleks bir organin, sinek yakalamak için birbirine çirpilan ön kollardan nasil meydana geldigi hakkinda ise hiçbir açiklama yapilmamaktadir. cursorial teorinin önde gelen savunucusu John Ostrom, her iki hipotezi savunanlarin ancak spekülasyon yapabildiklerini itiraf ederek söyle der: "benim 'cursorial predator' teorim gerçekten de spekülatiftir. Fakat arboreal teori de ayni sekilde spekülatiftir". 85

Evrim teorisini kuslarin kökeni konusunda çaresiz birakan noktalardan biri, kanatlarin sahip oldugu indirgenemez kompleks yapidir. Bir baska deyisle, kanatlar ancak mükemmel yapilariyla ise yaramakta, "eksik" bir kanat ise hiçbir islev görmemektedir. Bu durumda evrimin öne sürdügü yegane mekanizma olan "kademeli gelisim" modeli hiçbir sey ifade etmemektedir. Türk biyolog Engin Korur, kanatlarin evrimlesmesinin imkansizligini söyle kabul eder:

Gözlerin ve kanatlarin ortak özelligi ancak bütünüyle gelismis bulunduklari takdirde görevlerini yerine getirebilmeleridir. Baska bir deyisle, eksik gözle görülmez, yarim kanatla uçulmaz. Bu organlarin nasil olustugu doganin henüz iyi aydinlanmamis sirlarindan birisi olarak kalmistir. 86

Kanatlarin; kusun gögüs çikintisina saglam bir biçimde tutturulmus olmasi, kusu havaya kaldirmaya, havadaki dengesini ve her yöne hareketini saglamaya elverisli bir yapida olmasi zorunludur. Kusun kanat ve kuyruk tüylerinin hafif, esnek ve birbiriyle orantili bir yapida olmasi, kisaca uçusa imkan veren mükemmel bir aerodinamik düzende islemesi de sarttir. Iste evrim, bu noktada büyük bir açmaz içindedir: Kanatlarin bu kusursuz yapisinin nasil olup da birbirini izleyen rastlantisal mutasyonlar sonucu meydana geldigi sorusu tümüyle cevapsizdir. Bir sürüngenin ön ayaklarinin, genlerinde meydana gelen bir bozulma (mutasyon) sonucunda nasil kusursuz bir kanada dönüsecegi asla açiklanamamaktadir.

HAYALI TEORILER, HAYALI CANLILAR


Evrimcilerin uçusun kökenini açiklamak için ortaya attiklari ilk teori, sürüngenlerin "sinek avlamaya çalisirken kanatlandiklarini" (üstte), ikinci teori ise "daldan dala atlarken kus haline geldiklerini" (yanda) savunur. Oysa ne "yavas yavas kanatlanan canlilara" dair fosiller vardir, ne de böyle bir dönüsümün mümkün olduguna dair bir bulgu...

Yukaridaki alintida da belirtildigi gibi, "yarim kanatla uçulmaz". Dolayisiyla eger herhangi bir mutasyonun bir sürüngenin ön ayaklarinda belirsiz bir degisim yaptigini varsaysak bile, bunun üzerine yeni mutasyonlar eklenerek "tesadüfen" bir kanat olusmus olabilecegini öngörmek tamamen akil disidir. Çünkü ön ayaklarda meydana gelecek bir mutasyon, canliya çalisir bir kanat kazandirmadigi gibi, onu ön ayaklarindan da mahrum birakacaktir. Bu ise, bu canlinin, diger türdeslerine göre daha dezavantajli (yani sakat) bir bedene sahip olmasi anlamina gelir. Evrim teorisinin kurallarina göre de, dogal seleksiyon bu sakat canliyi ayiklayacaktir.

Kaldi ki, biyofizik arastirmalara göre, mutasyonlar çok nadir gerçeklesen degisimlerdir. Dolayisiyla, bu sakat canlilarin milyonlarca yil eksik ve güdük kanatlarinin küçük küçük mutasyonlarla tamamlanmasini beklemeleri, her yönden imkansizdir. Hem de bu mutasyonlar gerçekte her zaman için zararli etki olustururken...


KUŞLAR VE DİNAZORLAR


Evrim teorisi, kuslarin küçük yapili ve etobur theropod dinozorlardan, yani bir sürüngen türünden türedigi iddiasindadir. Oysa kuslar ile sürüngen arasinda yapilacak bir karsilastirma, bu canli siniflarinin birbirlerinden çok farkli olduklarini ve aralarinda bir evrim gerçeklesmis olamayacagini gösterir.

Kuslar ve sürüngenler arasinda birçok yapisal farklilik bulunur. Bunlardan en önemlilerinden biri kemiklerin yapisidir. Evrimciler tarafindan kuslarin atasi olarak kabul edilen dinozorlarin kemikleri, büyük ve cüsseli yapilari nedeniyle kalindir ve içleri dolguludur. Buna karsin yasayan ve soyu tükenmis tüm kuslarin kemiklerinin içleri bostur ve bu sayede çok hafiftir. Bu hafif kemik yapisi, kuslarin uçabilmesinde büyük önem tasir.

Sürüngenler ve kuslar arasindaki bir diger farklilik da metabolik yapidir. Sürüngenler canlilar dünyasinda en yavas metabolik yapiya sahipken, kuslar bu alandaki en yüksek rekorlari ellerinde tutarlar. Örnegin bir serçenin vücut isisi hizli metabolizmasi nedeniyle zaman zaman 48°C'ye kadar çikabilir. Diger tarafta ise sürüngenler kendi vücut isilarini bile kendileri üretmez, bunun yerine vücutlarini günesten gelen isiyla isitirlar. Sürüngenler dogadaki en az enerji tüketen canlilar iken, kuslar en fazla enerji tüketen canlilardir.

Kuzey Carolina Üniversitesi profesörü Alan Feduccia, bir evrimci olmasina karsilik, bilimsel bulgulara dayanarak kuslarin dinozorlarla akraba oldugu teorisine kesinlikle karsi çikmaktadir. Feduccia sürüngen-kus evrimi tezi hakkinda ise genel anlamda söyle demektedir:

25 sene boyunca kuslarin kafataslarini inceledim ve dinozorlarla aralarinda hiçbir benzerlik görmüyorum. Kuslarin dört ayaklilardan evrimlestigi teorisi, paleontoloji alaninda 20. yüzyilin en büyük utanci olacaktir. 87

Kansas Üniversitesi'nde eski kuslar üzerinde uzman olan Larry Martin de kuslarin dinozorlarla ayni soydan geldigi teorisine karsi çikmaktadir. Martin, evrimin bu konuda içine düstügü çeliskiden söz ederken, "dogrusunu söylemek gerekirse, eger dinozorlarla kuslarin ayni kökenden geldiklerini savunuyor olsaydim, bunun hakkinda her kalkip konusmak zorunda olusumda utaniyor olacaktim" demektedir. 88

Ancak tüm bilimsel bulgulara ragmen, hiçbir somut delile dayanmayan "dinozor-kus evrimi" senaryosu israrla savunulmaktadir. Özellikle de akademik derinligi olmayan, popüler yayin organlari bu senaryoyu israrla sahiplenmektedir. Bu arada, bu senaryoya delil olusturmayan bazi kavramlar da, yüzeysel bir üslup içinde "dinozor-kus baglantisinin kaniti" gibi sunulmaktadir.

Örnegin bazi evrimci yayinlarda, dinozorlarin kalça kemiklerindeki farkliliklardan yola çikilarak, kuslarin dinozorlardan evrimlestigi tezine bir dayanak saglandigi sanilmaktadir. Söz konusu kalça kemigi farkliligi, Saurischian (sürüngen-benzeri kalça kemerliler) ve Ornithischian (kus-benzeri kalça kemerliler) gruplarina bagli dinozorlar arasindadir. Iste bu "kus-benzeri kalça kemerli dinozorlar" kavrami, zaman zaman "dinozor-kus evrimi" iddiasina bir delil olarak algilanmaktadir.

Oysa söz konusu kalça kemeri farkliligi, kuslarin atalarinin dinozorlar oldugu iddiasina hiçbir destek saglamamaktadir. Çünkü Ornithischian (kus-benzeri kalça kemerliler) gruplarina bagli dinozorlar, diger anatomik özellikleri açisindan hiçbir sekilde kuslara benzemez. Örnegin kisa bacaklara, dev bir gövdeye, zirha benzer dev pullu bir deriye sahip olan (hatta savas tanklarina benzetilen) Ankylosaurus, Ornithischian grubuna bagli bir kus-benzeri kalça kemerli dinozordur. Buna karsilik, bazi anatomik özellikleri ile kuslara benzetilebilecek olan, uzun bacakli, kisa ön ayaklara sahip ince yapili Struthiomimus ise Saurischian (sürüngen-benzeri kalça kemerliler) grubuna dahildir. 89

Kisacasi, kalça kemeri yapisi hiçbir sekilde dinozorlar ile kuslar arasinda evrimsel bir iliski oldugu iddiasina delil olusturmamaktadir. "Kus-benzeri kalça kemerli dinozorlar" tanimi, sadece bir benzerlikten kaynaklanan bir tanimdir ve iki canli grubu arasindaki diger büyük anatomik farkliliklar, bu benzerligi evrimci bir bakis açisiyla dahi yorumlamayi imkansiz kilmaktadir.


KUŞ AKCİĞERLERİNİN ÖZGÜN YAPISI


Sürüngen-kus evrimi senaryosunu imkansiz kilan bir baska neden, kus akcigerinin evrimle açiklanamayan özgün yapisidir.

Kara canlilarinin akcigerleri "çift yönlü" bir yapiya sahiptir: Nefes alma sirasinda, hava akcigerdeki dallanmis kanallar boyunca ilerler ve küçük hava keseciklerinde son bulur. Oksijen-karbondioksit alisverisi burada gerçeklestirilir. Ancak daha sonra, kullanilmis olan bu hava, tam ters yönde hareket eder ve geldigi yolu izleyerek akcigerden çikar, ana brons yoluyla da disari atilir.

Kuslarda ise hava akciger kanali boyunca "tek yönlü" hareket eder. Akcigerlerin giris ve çikis kanallari birbirlerinden farklidir ve bu kanallar boyunca uzanan özel hava kesecikleri sayesinde hava daimi olarak akciger içinde tek yönlü olarak akar. Bu sayede kus, havadaki oksijeni kesintisiz olarak alabilir. Böylece kusun yüksek enerji ihtiyaci karsilanmis olur. "Avien akciger" olarak bilinen bu özel solunum sistemi, konunun uzmanlarindan H. R. Duncker tarafindan söyle anlatilmaktadir:

Kuslarda ana brons, akciger dokusunu olusturan tüplere ayrilir. "Parabrons" olarak adlandirilan bu tüpler sonunda tekrar birleserek, havanin akcigerler boyunca tek bir yönde devamli akimi saglayacak sistemi meydana getirirler... Kuslardaki akcigerlerin yapisi ve genel solunum sisteminin çalismasi tümüyle kendine özgüdür. Kuslardaki bu "avien" sistemi baska hiçbir omurgali akcigerinde bulunmaz. Bu sistem bütün kus türlerinde aynidir. 9


SÜRÜNGEN AKCIGERI KUS AKCIGERI
Kus akcigerleri, kara canlilarinin akcigerlerine göre tamamen ters biçimde isler. Kara canlilari havayi ayni kanaldan alir ve verirler. Kuslarda ise hava akcigerde sürekli tek bir yönde hareket eder. Bu, akcigerlerin etrafinda bulunan özel "hava kesecikleri" tarafindan saglanmaktadir. Detaylari yan sayfada görülen bu sistem sayesinde kuslar bizim gibi kesintili biçimde degil, sürekli olarak nefes alirlar. Uçus sirasinda yüksek miktarda oksijene ihtiyaç duyan kuslar için böyle özel bir "tasarim" yapilmistir. Bu yapinin sürüngen akcigerinden evrimleserek ortaya çikmasi ise imkansizdir, çünkü iki farkli akciger yapisi arasindaki "ara" bir yapiyla nefes alinamaz.

NEFES ALIRKEN: Kusun nefes borusundan içeri giren temiz hava, hem akcigere, hem de akcigerin arkasinda bulunan arka hava keseciklerine girer. Akcigerde bulunan kirlenmis hava ise ön hava keseciklerine aktarilir.

NEFES VERIRKEN: Kus nefes verirken, arka hava keseciklerinde biriktirilmis olan temiz hava, akcigerin içine dolar. Bu sistem sayesinde kusun cigerlerinde temiz hava akimi hiç kesilmeden devam eder.

Bu semalarda çok basitlestirilmis halde gösterilen bu akciger sisteminin daha pek çok detayi vardir. Örnegin cigerlerle keseciklerin baglanti noktalarinda, havanin dogru yönde akmasini saglayan özel tikaçlar ve kapakçiklar bulunmaktadir. Tüm bunlar, ortada çok kusursuz bir tasarim oldugunu göstermektedir. Bu tasarim, hem evrim iddiasina yönelik öldürücü bir darbe, hem de açik bir yaratilis delilidir.



Kus akcigeri içinde yer alan ve havanin tek yönlü olarak hareket etmesini saglayan küçük "parabrons" tüpleri. Bu tüplerin her biri 0.5 mm çapindadir.

Önemli olan, çift yönlü hava akisina sahip olan sürüngen akcigerinin, tek yönlü hava akisina sahip olan kus akcigerine evrimlesmesinin imkansiz olusudur. Çünkü bu iki akciger yapisinin arasinda kalacak bir "geçis" modeli mümkün degildir. Bir canli yasamak için daimi nefes almak zorundadir ve akciger yapisi bastan asagi degistirecek bir tasarim degisikligi mutlak ölümle sonuçlanacaktir. Kaldi ki bu degisiklik evrime göre milyonlarca yil kademe kademe gerçeklesmelidir, oysa akcigeri çalismayan bir canli ise birkaç dakikadan fazla yasayamaz

Avustralya'daki Otega Üniversitesi'nden moleküler biyolog Michael Denton, kus akcigerinin kökenine evrimci bir açiklama getirmenin imkansizligini söyle belirtir:

Böyle tamamen degisik bir solunum sisteminin, azar azar küçük degisiklerle standart omurgali dizaynindan evrimlesmis oldugu iddiasi, düsünülmeden ortaya atilmis bir tezdir. Solunum faaliyetinin bu evrim süresince hiç aksamadan korunmasi, organizmanin hayatini sürdürmesi için gereklidir. En küçük bir eksik fonksiyon ölümle sonuçlanacaktir. Kus akcigeri de, içinde dallanmis olan parabronslar ve bu parabronslar hava saglanmasini garanti eden hava kesesi sistemi ile birlikte en üst düzeyde gelismis olana kadar ve beraberce, iç içe geçmis mükemmel bir sekilde islevini yapana kadar, bir solunum organi olarak görev yapamaz. 91

Kisacasi, kara tipi akcigerden hava tipi akcigere geçis, ara geçis safhasinda bulunan bir akcigerin hiçbir islevselliginin olmamasi nedeniyle mümkün degildir.

Bu konuda belirtilmesi gereken bir ikinci nokta, sürüngenlerin diyaframli, kuslarin ise diyaframsiz bir solunum sistemine sahip olmalaridir. Bu farkli yapi da yine iki akciger tipi arasinda gerçeklesecek bir evrimi imkansiz kilar. Solunumsal fizyoloji alaninda otorite sayilan John Ruben, bu konuda su yorumu yapar:

Theropod bir dinozorun kuslara evrimlesmesi, diyaframinda ciddi bir handikap olusmasini gerektirecektir, ama bu durum canlinin nefes alma yetenegini çok kritik bir biçimde sinirlayacaktir... Buna neden olabilecek bir mutasyonun selektif bir avantaj saglamasi imkansiz gözükmektedir. 92

Kus akcigerinin evrime meydan okuyan bir diger özelligi, hiçbir zaman havasiz kalmayan ve kaldiginda "çökme" tehlikesiyle karsilasan ilginç yapisidir. Michael Denton, bu konuyu da söyle açiklar:

Bu denli farkli bir solunum sisteminin, standart omurgali dizaynindan nasil evrimlesmis olabilecegini düsünmek neredeyse imkansizdir. Özellikle de solunum sisteminin çalisir halde korunmasinin bir organizmanin yasami için ne kadar zorunlu oldugu düsünüldügünde. Dahasi, avien akcigerinin kendi özgü form ve fonksiyonu, daha bir çok özellesmis adaptasyonu gerektirecektir... Çünkü öncelikle, avien akcigeri vücut duvarlarina sikica tutturulmustur ve hacim olarak genislemesi mümkün degildir. Öte yandan, akcigerdeki hava tüplerinin çok dar yariçaplari ve bunlarin içindeki herhangi bir sivinin yüksek yüzey gerilimi nedeniyle, avien akcigeri, diger omurgalilarin aksine, kendi içinde çökmüs bir durumdan alinip yeniden havayla doldurulamaz... (Bu yüzden) Kuslarda, akcigerin içindeki hava kesecikleri, diger omurgalilarin aksine, hiçbir zaman bosaltilmaz. Aksine cigerler ilk gelismeye basladiklari andan itibaren daima ya siviyla (embriyo asamasinda) ya da havayla doludurlar. 93

Yani, kuslarin akciger kanallari o kadar dardir ki, bu akcigerin içindeki hava kesecikleri diger kara canlilarinin cigerleri gibi havayla dolup bosalamaz. Eger kus akcigeri bir kez tam olarak bosalsa, kus bir daha cigerlerine hava çekemeyecek ya da en azindan bunu yapmakta çok büyük bir zorluk çekecektir. Bu yüzden akcigerin etrafina yerlestirilmis olan hava kesecikleri sürekli bir hava akisi saglar ve cigerleri havasiz kalip sönmekten korur.

Elbette ki, sürüngenlerin ve diger omurgalilarin akcigerlerinden tamamen farkli olan ve olaganüstü derecede hassas dengelere dayanan bu sistem, evrimin iddia ettigi gibi bilinçsiz mutasyonlarla, kademe kademe gelismis olamaz. Denton, kus akcigerinin bu yapisinin Darwinizm'i geçersiz kildigini söyle ifade etmektedir:

Kus akcigeri, bizleri, Darwin'in "eger birbirini takip eden çok sayida küçük degisiklikle kompleks bir organin olusmasinin imkansiz oldugu gösterilse, teorim kesinlikle yikilmis olacaktir" seklindeki meydan okuyusuna cevap vermeye götürmektedir. 94

KUŞ TÜYLERİ VE SÜRÜNGEN PULLARI

Kuslarla sürüngenler arasina asilmaz bir uçurum koyan bir baska özellik ise, tamamen kuslara has bir yapi olan tüylerdir. Sürüngenlerin vücutlari pullarla, kuslarin vücutlari ise tüylerle kaplidir. Kus tüylerinin sürüngen pullarindan evrimlestigi varsayimi tamamen temelsizdir ve fosil kayitlari tarafindan geçersiz kilinmaktadir. Evrimci paleontolog Barbara Stahl su itirafta bulunur:

SÜRÜNGEN PULLARI
Sürüngenlerin vücutlarini kaplayan pullar, her yönüyle kus tüylerinden farklidir. Pullar tüyler gibi derinin altina uzanmaz, sadece canlinin dis yüzeyinde sert bir tabaka olustururlar. Genetik, biyokimyasal ve anatomik yönlerden kus tüyleriyle hiçbir benzerlikleri yoktur. Pullar ile tüyler arasindaki büyük farklilik, sürüngen-kus evrimi senaryosunu bir kez daha temelsiz birakmaktadir.

Tüylerin, sürüngen pullarindan evrimlestikleri varsayimi, analizlerce dogrulanmamaktadir... Tüylerin kompleks yapisi göstermektedir ki, böyle bir yapinin sürüngen pullarindan evrimlesmesi olaganüstü derecede uzun bir zaman ve çok sayida ara geçis formu gerektirecektir. Bu zamana dek fosil kayitlari böyle bir varsayimi desteklememistir. 95



Evrimci paleontologlar tarafindan "tüylü dinozor" olarak ilan edilen, ancak böyle bir özelligi bulunmadigi sonradan ortaya çikan Sinosauropteryx fosili.

Connecticut Üniversitesi'nde fizyoloji ve nörobiyoloji profesörü olan A. H. Brush ise, "tüyler ve pullar... genetik yapilarindan gelisimlerine, morfolojilerinden doku organizasyonlarina kadar herseyde birbirlerinden farklidirlar" diyerek ayni gerçegi kabul eder. 96 Dahasi, Prof. Brush'a göre "kus tüylerinin protein yapisi da diger omurgalilarin hiçbirinde görülmeyen, tümüyle özgün" bir yapidir. 97

Bunun yanisira, kus tüylerinin sürüngen pullarindan evrimlestiklerini gösterebilecek hiçbir fosil delili de yoktur. Aksine, Prof. Brush'in ifadesiyle, "tüyler fosil kayitlarinda sadece kuslara has bir özellik olarak bir anda belirirler". 98 Sürüngenlerde kus tüylerine köken olusturabilecek "hiçbir epidermal (üst deriye ait) yapi ise belirlenememistir". 99

Simdiye dek pek çok fosil üzerinde "tüylü dinozor" spekülasyonu yapilmis, ama detayli arastirmalar bu iddialari yalanlamistir. Ünlü kusbilimci Alan Feduccia, "On Why Dinosaurs Lacked Feathers" (Dinozorlarin Neden Tüylerinin Olmadigi Üzerine) adli makalesinde söyle yazar:

Tüyler tamamen kuslara özgü yapilardir ve sürüngen pullari ile kus tüyleri arasinda geçis formu olusturabilecek hiçbir bilinen yapi yoktur . Longisquama gibi bazi örneklerde rastlanan uzunlamasina pullarin yapisi hakkinda yapilan spekülasyonlara katilmiyorum. Bunlarin tüy benzeri yapilar oldugu yönünde hiçbir somut kanit yoktur. 100

1996 yilinda büyük bir medya propagandasi ile gündeme getirilen "Çin'de bulunan tüylü dinozor fosilleri" hikayesinin tümüyle gerçek disi oldugu, sözü edilen Sinosauropteryx fosilinin gerçekte kus tüyüne benzer hiçbir yapiya sahip olmadigi ise 1997 yilinda yapilan incelemelerle anlasilmistir. 101


TÜYLERİN TASARIMI


Öte yandan, kus tüylerinde hiçbir evrimsel süreçle açiklanamayacak kadar kompleks bir tasarim vardir. Tüylerin ortasinda hepimizin bildigi uzun ve sert bir boru vardir. Bu borunun her iki tarafindan yüzlerce tüy çikar. Boylari ve yumusakliklari farkli olan bu tüyler kusa aerodinamik özellik kazandirir. Ancak daha da ilginç olani, bu tüylerin herbirinin üzerinde de, "tüycük" denilen ve gözle görülemeyecek kadar küçük olan çok daha küçük tüylerin bulunmasidir. Bu tüycüklerin üzerinde ise "çengel" adi verilen minik kancalar vardir. Bu kancalar sayesinde her tüycük birbirine sanki bir fermuar gibi tutunur.

Turna kusunun tek bir tüyünün üzerinde, tüy borusunun her iki yaninda uzanan 650 tane incecik tüy vardir. Bunlarin her birinde ise 600 adet karsilikli tüycük bulunur. Bu tüycüklerin her biri ise, 390 tane çengelle birbirlerine baglanir. Çengeller bir fermuarin iki tarafi gibi birbirine kenetlenmistir. Çengeller herhangi bir sekilde birbirinden ayrilirsa, kusun bir silkinmesi veya daha agir hallerde gagasiyla tüylerini düzeltmesi tüylerin eski haline dönmesi için yeterlidir.

Tüylerin bu kompleks tasariminin, rastlatisal mutasyonlar sonucunda sürüngen pulundan evrimlestigini savunmak, hiçbir bilimsel temeli olmayan dogmatik bir inanistan baska bir sey degildir. Nitekim neo-Darwinizm'in duayenlerinden biri olan Ernst Mayr, bu konuda yillar önce su itirafta bulunmustur:

Duyu organlari, örnegin bir omurgali gözünün ya da bir kusun tüyleri gibi kusursuzca dengelenmis sistemlerin rastlantisal mutasyonlar sonucunda gelisebilecegini varsaymak, bir insanin inandiriciligi üzerinde ciddi bir sinirlamadir. 102

Tüylerdeki bu tasarim, Charles Darwin'i de çok düsündürmüs, hatta tavuskusu tüylerindeki mükemmel estetik kendi ifadesiyle Darwin'i "hasta etmis"tir. Darwin, arkadasi Asa Gray'e yazdigi 3 Nisan 1860 tarihli mektupta "gözü düsünmek çogu zaman beni teorimden soguttu. Ama kendimi zamanla bu probleme alistirdim" dedikten sonra söyle devam eder: "Simdilerde ise dogadaki bazi belirgin yapilar beni çok fazla rahatsiz ediyor. Örnegin bir tavuskusunun tüylerini görmek, beni neredeyse hasta ediyor." 103

KUS TÜYLERININ KOMPLEKS YAPISI


Kus tüyleri detayli olarak incelendiginde çok hassas bir tasarim ortaya çikar. Her tüycügün üzerinde çok daha küçük tüycükler ve bu tüycükleri birbirine tutturmaya yarayan özel çengeller vardir. Resimlerde, kus tüylerinin giderek daha fazla büyütülmüs yakin plan çekimleri yer aliyor.

Kisacasi, kus tüyleri ile sürüngen pullari arasindaki büyük yapisal farklar ve kus tüylerinin son derece kompleks tasarimi, tüylerin pullardan evrimlestigi iddiasini tümüyle temelsiz birakmaktadir.


ARCHAEOPTERYX YANILGISI


Sürüngen-kus evrimi konusundaki iddialari destekleyebilecek bir fosil örnegi soruldugunda, evrimci kaynaklarda hemen her zaman tek bir canlidan söz edilir. Bu, hala israrla savunulan az sayidaki ara geçis formu iddialarindan en bilineni olan Archæopteryx isimli fosil kustur.



Archæopteryx'in uçucu bir kus oldugunun önemli kanitlarindan biri, asimetrik tüy yapisidir. Üstte, bu canliya ait bir tüy fosili yer aliyor.

"Günümüz kuslarinin atasi" oldugu öne sürülen Archæopteryx , bundan yaklasik 150 milyon yil önce yasamistir. Teoriye göre Velociraptor veya Dromeosaur ismi verilen küçük yapili dinozorlarin bir kismi, evrim geçirerek kanatlanmislar ve uçmaya baslamislardir. Archæopteryx , dinozor atalarindan ayrilan ve yeni yeni uçmaya baslayan ilk türdür.

Oysa Archæopteryx 'in fosilleri üzerinde yapilan son incelemeler bu anlatimin bilimsel bir temeli olmadigini göstermektedir. Bu bir ara geçis formu degil, sadece günümüz kuslarindan biraz daha farkli özelliklere sahip, soyu tükenmis bir kus türüdür.

Archæopteryx 'in iyi uçamayan bir "yari-kus" oldugu tezi yakin zamana kadar evrimci kaynaklarda çok daha fazla siklikla dile getirilmekteydi. Bu canlinin "sternum"unun yani gögüs kemiginin olmamasi canlinin uçamayacaginin en önemli kaniti olarak gösterilmekteydi. (Gögüs kemigi, uçmak için gerekli olan kaslarin tutundugu gögüs kafesinin altinda bulunan bir kemiktir. Günümüzde uçabilen veya uçamayan tüm kuslarda, hatta kuslardan çok ayri bir familyaya ait olan uçabilen memeli yarasalarda bile bu gögüs kemigi vardir.)

Ancak 1992 yilinda bulunan yedinci Archæopteryx fosili bu argümanin yanlis oldugunu gösterdi. Zira bu son bulunan Archæopteryx fosilinde evrimcilerin çok uzun zamandir yok saydiklari gögüs kemigi vardi. Nature dergisinde bu yeni bulunan fosil söyle anlatiliyordu:



Berlin'de sergilenmekte olan en ünlü Archæopteryx fosili.
Son bulunan yedinci Archæopteryx fosili, uzun zamandir varligindan süphe edilen, ama hiçbir zaman ispatlanamayan bir dikdörtgensel gögüs kemiginin varligina isaret ediyor. Bu canlinin uzun mesafelerde uçus yetenegi hala spekülasyona dayali, ama gögüs kemiginin varligi güçlü uçus kaslarinin oldugunu gösteriyor. 104 Bu bulgu, Archæopteryx'in tam uçamayan bir yari-kus oldugu yönündeki iddialarin en temel dayanagini geçersiz kildi.

Öte yandan, Archæopteryx 'in gerçek anlamda uçabilen bir kus oldugunun en önemli kanitlarindan bir tanesi de hayvanin tüylerinin yapisi oldu. Archæopteryx 'in günümüz kuslarininkinden farksiz olan asimetrik tüy yapisi, canlinin mükemmel olarak uçabildigini gösteriyordu. Ünlü paleontolog Carl O. Dunbar'in belirttigi gibi, "tüylerinden dolayi bu yaratik tam bir kus özelligi gösteriyordu". 105

Archæopteryx 'in tüylerinin ortaya çikarmis oldugu bir baska gerçek, bu canlinin sicakkanli olusuydu. Bilindigi gibi sürüngenler ve dinozorlar sogukkanli, yani vücut isilarini kendileri üretmeyen, çevrenin vücut isilarini etkiledigi canlilardir. Kuslarda bulunan tüylerin en önemli fonksiyonlarindan bir tanesi ise, vücut isisini korumalaridir. Archæopteryx 'in tüylü olmasi, bunun dinozorlarin aksine sicakkanli oldugunu, yani vücut isisini korumaya ihtiyaci olan gerçek bir kus oldugunu gösteriyordu.


DİŞLER,PENÇELER VE DİĞER YAPILAR


Evrimci biyologlarin, Archæopteryx 'i ara geçis formu olarak gösterirken dayandiklari en önemli iki nokta ise, bu hayvanin kanatlarinin üzerindeki pençeleri ve agzindaki disleridir.

Archæopteryx 'in kanatlarinda pençeleri ve agzinda disleri oldugu dogrudur, ancak bu özellikleri canlinin sürüngenlerle herhangi bir sekilde bir ilgisi oldugunu göstermez. Zira günümüzde yasayan iki tür kusta, Touraco corythaix ve Opisthocomus hoazin 'de de dallara tutunmaya yarayan pençeler bulunmaktadir. Ve bu canlilar, hiçbir sürüngen özelligi tasimayan, tam birer kustur. Dolayisiyla Archæopteryx 'in kanatlarinda pençeleri oldugu ve bu sebeple de bir ara form oldugu yolundaki iddia geçersizdir.



Günümüzde yasayan Opisthocomus hoazin kusunun kanatlarinda da ayni Archæopteryx gibi pençe benzeri tirnaklar yer alir.

Archæopteryx 'in agzindaki disleri de yine canliyi bir ara form kilmaz. Evrimciler bu dislerin bir sürüngen özelligi oldugunu öne sürerek yanilmaktadirlar. Çünkü disler sürüngenlerin tipik bir özelligi degildir. Günümüzde bazi sürüngenlerin disleri varken bazilarinin yoktur. Daha da önemli olan nokta, disli kuslarin Archæopteryx 'le sinirli olmamasidir. Günümüzde disli kuslarin artik yasamadiklari bir gerçektir, ancak fosil kayitlarina baktigimiz zaman gerek Archæopteryx ile ayni dönemde gerekse daha sonra, hatta günümüze oldukça yakin tarihlere kadar "disli kuslar" olarak isimlendirilebilecek ayri bir kus grubunun yasamini sürdürdügünü görürüz.

Isin en önemli yani ise, Archæopteryx 'in ve diger disli kuslarin dis yapilarinin, bu kuslarin sözde evrimsel atalari olan dinozorlarin dis yapilarindan çok farkli olmasidir. Martin, Stewart ve Whetstone gibi ünlü kusbilimcilerin yaptiklari ölçümlere göre, Archæopteryx 'in ve diger disli kuslarin dislerinin üstü düzdür ve genis kökleri vardir. Oysa bu kuslarin atasi oldugu iddia edilen theropod dinozorlarinin dislerinin üstü testere gibi çikintilidir ve kökleri de dardir. 106 Ayni arastirmacilar, ayni zamanda Archæopteryx ile onun sözde atalari olan theropod dinozorlarin bilek kemiklerini karsilastirmislar ve arada hiçbir benzerlik olmadigini ortaya koymuslardir. 107

Archæopteryx 'in dinozorlardan evrimlestigini iddia eden en önde gelen otorite olan John Ostrom'un, bu canli ile dinozorlar arasinda öne sürdügü bazi "benzerlik"lerin ise gerçekte birer yanlis yorum oldugu Tarsitano, Hecht ve A. D. Walker gibi anatomistlerin çalismalariyla ortaya çikmistir. 108

Tüm bunlar, Archæopteryx 'in bir ara geçis formu olmadigini; sadece "disli kuslar" olarak isimlendirilebilecek ayri bir siniflandirmaya ait oldugunu gösterir. Bu canliyi theropod dinozorlarla iliskilendirmek ise son derece tutarsizdir. Amerikali biyolog, Richard L. Deem "Demise of the 'Birds are Dinosaurs' Theory" ("Kuslar Dinozordur" Teorisinin Sonu) baslikli makalesinde, kus-dinozor evrimi iddiasi ve Archæopteryx hakkinda sunlari yazmaktadir:

Son çalismalarin sonuçlari göstermektedir ki, theropod dinozorlarin elleri (önkol kemiklerindeki) birinci, ikinci ve üçüncü hanelerden türemistir, ama kuslarin kanatlari, ikinci, üçüncü ve dördüncü hanelerden türerler.... 'Kuslar dinozordur' teorisiyle ilgili baska problemler de vardir. Theropodlarin önayaklari Archæopteryx'le kiyasla, vücutlarina göre çok küçüktür. Bu canlilarin agir vücutlari da düsünüldügünde, bir tür "ön-kanat" (proto-wing) gelistirmeleri olasi gözükmemektedir. Theropod dinozorlarin çok büyük bölümü (kuslarda bulunan) semilunatik bilek kemiginden yoksundur ve Archæopteryx'te hiçbir benzeri bulunmayan bazi bilek parçalarina sahiptir. Bütün theropodlarda V1 sinirleri diger bazi sinirlerle birlikte kafatasini yandan terk eder, kuslarda ise ayni sinirler kafatasini ön taraftan kendilerine ait bir delikten geçerek terk eder. Bir baska sorun ise, theropodlarin çok büyük kisminin Archæopteryx'ten daha sonra ortaya çikmis olmalaridir." 109


ARCHAEOPTERYX VE DİĞER ESKİ KUŞ FOSİLLERİ

son dönemlerde bulunan bazi fosiller, Archæopteryx 'le ilgili evrimci senaryonun geçersizligini baska yönlerden ortaya koymustur.

1995 yilinda Çin'de Omurgalilar Paleontolojisi Enstitüsü'nde arastirmalar yapan Lianhai Hou ve Zhonghe Zhou adli iki paleontolog, Confuciusornis olarak isimlendirdikleri yeni bir fosil kus kesfettiler. Archæopteryx ile ayni yastaki (yaklasik 140 milyon yillik) bu kusun disleri yoktu, gagasi ve tüyleri ise günümüz kuslariyla ayni özellikleri göstermekteydi. Iskelet yapisi da günümüz kuslariyla ayni olan bu kusun kanatlarinda, Archæopteryx 'te oldugu gibi pençeler vardi. Kuyruk tüylerine destek olan "pygostyle" isimli yapi bu kusta da görülüyordu. Kisacasi, evrimciler tarafindan tüm kuslarin en eski atasi sayilan ve yari-sürüngen kabul edilen Archæopteryx 'le ayni yasta olan bu canli, günümüz kuslarina çok benziyordu. Bu gerçek, Archæopteryx 'in bütün kuslarin ilkel atasi oldugu yönündeki evrimci tezlerle çelisiyordu. 110



Archæopteryx
ile ayni dönemde yasamis olan Confuciusornis, günümüzde yasayan kuslarla çok büyük benzerlik gösterir.

Çin'de Kasim 1996'da bulunan bir baska fosil, ortaligi daha da karistirdi. 130 milyon yasindaki Liaoningornis isimli bu kusun varligi Hou, Martin ve Alan Feduccia tarafindan Science dergisinde yayinlanan bir makaleyle duyuruldu. Liaoningornis, günümüz kuslarinda bulunan uçus kaslarinin tutundugu gögüs kemigine sahipti. Diger yönleriyle de bu canli günümüz kuslarindan farksizdi. Tek farki, agzinda dislerinin olmasiydi. Bu durum, disli kuslarin, hiç de evrimcilerin iddia ettikleri gibi ilkel bir yapiya sahip olmadiklarini gösteriyordu. 111 Nitekim Alan Feduccia, Discover dergisinde yayinlanan yorumunda, Liaoningornis'in, kuslarin kökeninin dinozorlar oldugu iddiasini geçersiz kildigini belirtmisti. 112

Archæopteryx 'le ilgili evrimci iddialari çürüten bir baska fosil ise Eoalulavis oldu. Archæopteryx 'ten 30 milyon yil daha genç yani 120 milyon yasinda oldugu söylenen Eoalulavis'in kanat yapisinin aynisi, günümüzdeki bazi uçan kuslarda görülüyordu. Bu da 120 milyon yil önce, günümüzdeki kuslardan birçok yönden farksiz canlilarin göklerde uçmakta olduklarini ispatliyordu. 113

Böylece Archæopteryx ve diger arkaik kuslarin birer ara geçis formu olmadiklari kesin bir biçimde ispatlanmis oldu. Fosiller, farkli kus türlerinin birbirlerinden evrimlestiklerini göstermiyorlardi. Aksine, günümüz kuslarinin ve Archæopteryx benzeri bazi özgün kus türlerinin beraberce yasadiklarini ispatliyorlardi. Bu kuslarin bazilarinin, örnegin Confuciusornis veya Archæopteryx 'in soylari tükenmis, günümüze ancak az sayidaki kus gelebilmisti.

Kisacasi Archæopteryx 'in birtakim özgün özellikleri, bu canlinin bir "ara form" oldugunu göstermemektedir. Nitekim bugün evrim teorisinin ünlü savunucularindan Harvard paleontologlari Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge de, Archæopteryx 'in farkli özellikleri bünyesinde barindiran bir "mozaik" canli oldugunu, ama asla bir ara form sayilamayacagini kabul etmektedirler. 114


BÖCEKLERİN KÖKENİ


Kuslarin kökeninden söz ederken, evrimci biyologlarin bu konuda ortaya attiklari " cursorial teori "den söz etmistik. O zaman da belirttigimiz gibi cursorial teori, sürüngenlerin nasil olup da "kanatlandiklari" sorusu karsisinda, "ön ayaklari ile sinek avlamaya çalisan sürüngenler"den söz etmektedir. Bu spekülatif teoriye göre, söz konusu sürüngenler sinek avlamaya çalisirken ön ayaklarini zamanla kanatlara dönüstürmüslerdir.



320 milyon yillik bu hamamböcegi fosili ile günümüzde yasayan örnekleri arasinda fark yoktur.

Bu teorinin hiçbir bilimsel bulguya dayanmadigini da belirtmistik. Ancak bu teoriyle ilgili olan ve deginmedigimiz önemli bir nokta daha vardir: Zaten uçmakta olan sinekler. Acaba sinekler nasil olmus da kanatlanmislardir? Ve genel olarak, sinekler siniflamasini da içine alan böceklerin kökeni nedir?

Böcekler, canli siniflamasinda, artropodlar (eklem bacaklilar) filumunun içinde yer alan Insecta alt-filumunu olustururlar. En eski böcek fosilleri, Devonian devrine aittir. Daha sonraki Pennsylavanian devrinde ise çok sayida farkli böcek türü bir anda ortaya çikar. Örnegin hamamböcekleri aniden ve bugünkü yapilariyla belirir. Amerikan Doga Tarihi Müzesi'nden Betty Faber, "350 milyon yil öncesine ait hamamböcegi fosillerinin bugünkülerle ayni oldugunu" bildirmektedir. 115

Örümcek, kene ve kirkayak gibi canlilar gerçekte böcek degildir, ama çogunlukla böcek olarak anilir. American Association for the Advancement of Science'in 1983'teki yillik toplantisinda, bu canlilarla ilgili çok önemli fosil bulgulari sunulmustur. Örümcek, kene ve kirkayaklara ait olan 380 milyon yillik bu fosillerin ilginç özelligi ise, yasayan örneklerinden farksiz olusudur. Bulgulari inceleyen bilim adamlarindan biri, fosiller hakkinda " sanki dün ölmüs gibiler " yorumunu yapmistir. 116

Uçan böcekler, yani sinekler de fosil kayitlarinda bir anda ve kendilerine özgü yapilariyla ortaya çikar. Örnegin Pennsylvanian devrine ait çok sayida yusufçuk fosili bulunmustur. Ve bu yusufçuklar günümüzdekilerle tamamen ayni yapiya sahiptir.


ABD'nin Kansas eyaletinde bulunan bu Acantherpestes major türü kirkayak, yaklasik 300 milyon yil yasindadir ve günümüzdeki kirkayaklardan farksizdir. 145 milyon yillik sinek fosili. Çin'in Liaoning bölgesinde bulunan bu fosil ile ayni türe ait yasayan sinekler arasinda fark yoktur.



Kanatli böcekler, fosil kayitlarinda bir anda ortaya çikarlar ve ilk belirdikleri anda bugünkü kusursuz yapilarina zaten sahiptirler. Üstteki 320 milyon yillik yusufçuk fosili, bilinen en eski yusufçuktur ve günümüzdekilerden farksizdir. Hiçbir "evrim" yasanmamistir.

Burada ilginç olan bir nokta, yusufçuklar gibi sineklerin, kanatsiz böcek türleriyle bir anda ortaya çikmalaridir. Bu da, kanatsiz böceklerin zamanla kanatlanarak sineklere evrimlestikleri yönündeki varsayimi geçersiz kilar. R. Wootton ve C. Ellington, Biomechanics in Evolution adli kitapta yer alan bir makalelerinde bu konuda söyle yazarlar:



Amber (reçine) içinde yakalanarak fosillesmis 35 milyon yillik sinek. Baltik denizi yakinlarinda bulunan bu fosil de yine günümüzde yasayan örneklerinden farksiz.
Böcekler, Orta ve Üst Carboniferous devirlerinde ilk kez ortaya çiktiklarinda birbirlerinden çok farklidir ve büyük bir bölümü de kanatlidir. Bir kaç tane kanatsiz ve daha ilkel böcek vardir, ama hiçbir ara form bilinmemektedir. 117

Fosil kayitlarinda bir anda ortaya çikan sineklerin önemli bir özellikleri de olaganüstü uçus teknikleridir. Insan saniyede 10 kere bile kolunu açip kapayamazken, ortalama bir sinek, saniyede 500 kez kanat çirpma yetenegine sahiptir. Üstelik her iki kanadini eszamanli olarak çirpar. Eger kanatlarin titresimi arasinda en ufak bir uyumsuzluk olsa sinek dengesini yitirecektir, ama hiçbir zaman böyle bir uyumsuzluk olmaz.

R. Wootton, "Sinek Kanatlarinin Mekanik Tasarimi" baslikli bir makalede söyle yazar:

Sinek kanatlarinin isleyisini ögrendikçe, sahip olduklari tasarimin ne denli hassas ve kusursuz oldugunu daha iyi anliyoruz... Son derece elastik özelliklere sahip parçalar, havanin en iyi biçimde kullanilabilmesi için, gerekli kuvvetler karsisinda gerekli esnekligi gösterecek biçimde hassasiyetle biraraya getirilmislerdir. Sinek kanatlariyla boy ölçüsebilecek teknolojik bir yapi yok gibidir. 118

Bu denli kusursuz tasarima sahip canlilarin, yeryüzünde bir anda ortaya çikmalarinin elbette evrimle açiklanmasi imkansizdir. Bu nedenle Paul Pierre Grassé " böceklerin kökeni konusunda tam bir karanlik içindeyiz " demektedir. 119 Böceklerin kökeni, açikça yaratilisi dogrulamaktadir.


MEMELİLERİN KÖKENİ


Evrim teorisi, daha önce de belirttigimiz gibi, denizden evrimleserek çikan hayali birtakim canlilarin sürüngenlere dönüstügünü, kuslarin da sürüngenlerin evrimlesmesiyle olustugunu iddia eder. Ayni senaryoya göre sürüngenler yalnizca kuslarin degil, ayni zamanda memelilerin de atasidir. Ancak bu iki canli siniflamasi arasinda çok büyük farklar vardir. Memeliler sicakkanli hayvanlardir (vücut isilarini kendileri üretir ve sabit tutarlar), yavrularini dogururlar, emzirirler ve vücutlari tüylerle kaplidir. Sürüngenler ise sogukkanlidir (isi üretemezler ve vucüt isilari disardaki havaya göre degisir), yumurtlayarak çogalirlar, yavrulari emzirme gibi bir özellikleri yoktur ve vücutlari pullarla kaplidir.

Acaba nasil olmustur da, bir sürüngen, vücut isisi üretmeye baslamis, bu isiyi kontrol edecek bir terleme mekanizmasi olusturmus, pullarini tüylerle degistirmis ve süt salgilamaya baslamis olabilir? Evrim teorisinin memelilerin kökenine açiklama getirebilmesi için öncelikle bu sorulara tatmin edici bilimsel cevaplar bulmasi gerekmektedir.

Oysa evrimci kaynaklara baktigimizda, ya bu konuda israrli bir sessizlik oldugunu ya da tümüyle hayali ve bilim disi senaryolar anlatildigini görürüz. Bu senaryolardan biri söyledir:

Soguk bölgelerde yasayan bazi sürüngenler, vücutlarini isitacak bir yöntem gelistirdiler... Pullari giderek daha sivri hale geldi ve sonunda tüylere evrimlesti. Bu arada gerçeklesen bir diger adaptasyon ise terlemenin gelismesi oldu; bu, canliya gerektiginde suyun buharlasmasi sayesinde vücudunu sogutma imkani veriyordu. Bu arada beklenmedik bir biçimde, bazi yavrular beslenmek için annelerinin vücudunda olusan teri yalamaya basladilar. Bazi ter bezleri bu nedenle giderek daha zengin bir salgi salgilamaya basladilar ve bu salgi sonunda süt haline dönüstü. Bu sayede bu ilk memelilerin yavrulari hayata daha iyi bir baslangiç yaptilar. 120

Bu üstte anlatilan bir hayal gücü zorlamasindan baska bir sey degildir. Çünkü üstte anlatilanlarin ne gerçeklestigine dair bir delil vardir, ne de böyle bir seyin gerçeklesmesi mümkündür. Bir canlinin, annesinin vücudundaki teri "yalayarak" ortaya süt gibi son derece iyi hesaplanmis, besleyici degeri çok iyi ayarlanmis bir besini ortaya çikarmasi, son derece akildisi bir iddiadir.



Doga tarihi müzelerinde sergilenen on milyonlarca yillik memeli fosilleri ile bugün yasayan örnekleri arasinda hiçbir fark yoktur. Dahasi bu fosiller, yeryüzü tabakalarinda, daha önceki türlerle aralarinda hiçbir baglanti olmadan bir anda ortaya çikarlar.

Bu gibi senaryolarin üretilmesinin nedeni, memeliler ve sürüngenler arasinda gerçekte asilmaz uçurumlar bulunmasidir. Bu uçurumlarin bir baska örnegi, sürüngenlerin ve memelilerin çene yapilaridir . Memelilerde alt çenede tek bir kemik vardir ve disler bu kemigin üzerine oturur. Sürüngenlerde ise alt çenenin her iki yaninda üçer tane küçük kemik bulunur. Bir baska temel farklilik, tüm memelilerin orta kulaklarinda üç tane kemik (örs, üzengi ve çekiç kemikleri) bulunmasidir; buna karsilik tüm sürüngenlerde orta kulakta tek bir kemik yer alir. Evrimciler, sürüngen çenesinin ve sürüngen kulaginin asamali olarak memeli çenesine ve kulagina dönüstügünü iddia ederler. Bu dönüsümün hangi asamalarla gerçeklestigi sorusu ise cevapsizdir. Özellikle tek kemikten olusan bir kulagin üç kemikli hale nasil dönüstügü ve isitme duyusunun bu sirada nasil devam ettigi, asla cevaplanamayan bir sorudur.

Tüm bunlar, sürüngenlerin memelilere evrimlestigi yönündeki varsayimin hiçbir bilimsel temeli olmadigini göstermektedir. Nitekim sürüngenlerle memelileri birbirine baglayabilecek tek bir ara form fosili dahi bulunamamistir. Bu yüzden evrimci paleontolog Roger Lewin, " ilk memeliye nasil geçildigi hala bir sirdir " demek zorunda kalir. 121

20. yüzyilin en büyük evrim otoritelerinden ve Neo-Darwinist teorinin kurucularindan biri olan George Gaylord Simpson ise, evrim teorisi açisindan çok sasirtici olan bu gerçegi söyle ifade eder:

Dünya üzerindeki yasamin en kafa karistirici olayi, Mezozoik Çagi'nin, yani sürüngenler devrinin, memeliler devrine aniden degismesi dir. Sanki bütün basrol oyunculugunun çok sayida ve türdeki sürüngenler tarafindan üstlenildigi bir oyunun perdesi bir anda indirilmistir. Perde yeniden açildiginda ise, bu kez basrolünde memelilerin yer aldigi ve sürüngenlerin bir kenara itildigi yepyeni bir devir baslamistir. Ortaya çikan memelilerin bir önceki devire ait izleri ise yok gibidir. 122

Dahasi, aniden ortaya çikan memeliler birbirlerinden çok farklidir. Yarasa, at, fare ve balina gibi son derece farkli canlilarin hepsi memelidir ve ayni jeolojik dönemde ortaya çikmislardir. Bu canlilarin aralarinda evrimsel bir bag kurmak, en genis hayal gücü içinde bile imkansizdir. Evrimci zoolog Eric Lombard, Evolution (Evrim) adli dergide söyle yazar:

Memeliler sinifi içinde evrimsel akrabalik iliskileri (filogenetik baglar) kurmak için bilgi arayanlar, hayal kirikligina ugrayacaktir. 123

Kisacasi memelilerin kökeni, diger canli gruplarinda oldugu gibi, evrim teorisiyle hiçbir sekilde uyusturulamamaktadir. George Gaylord Simpson, bu gerçegi uzun yillar önce söyle itiraf etmistir:

Bu, memelilerin 32 ayri takiminin hepsi için geçerlidir... Her takimin bilinen en eski ve en ilkel üyesi, bu takima ait temel karakterlerin hepsine zaten sahiptir ve hiçbir durumda bir takimdan bir digerine dogru ilerleyen devamli bir gelisim bilinmemektedir. Çogu örnekte farklilik o kadar keskin ve bosluk o kadar büyüktür ki, tüm bir takimin kökeni spekülatif ve son derece tartismalidir...
Ara formlarin bu sistemli yoklugu, sadece memelilere has degildir ve paleontologlarin uzun zamandir fark ettigi gibi neredeyse evrensel bir olgudur. Bu olgu, omurgali ya da omurgasiz neredeyse tüm hayvan siniflari ve tüm takimlar için geçerlidir. Açikçasi ayni olgu, bitkilerin farkli kategorileri için de söz konusudur. 124


ATIN EVRİMİ EFSANESİ



Memelilerin kökeni konusu içinde önemli bir yer tutan baslik, uzunca bir zamandir evrimci kaynaklarin bastaci ettikleri "atin evrimi" efsanesidir. Bu bir efsanedir, çünkü bilimsel bulgulara degil, hayalgücüne dayanir.

"Atin evrimi"ni sembolize ettigi iddia edilen semalar, yakin bir zamana kadar, evrim teorisine kanit olarak gösterilen fosil siralamalarinin en basinda gelmekteydi. Oysa bugün pek çok evrimci, atin evrimi senaryosunun geçersizligini açikça kabul etmektedir. Kasim 1980'de Chicago Doga Tarihi Müzesi'nde 150 evrimcinin katildigi, dört gün süren ve kademeli evrim teorisinin sorunlarinin ele alindigi bir toplantida söz alan evrimci Boyce Rensberger, atin evrimi senaryosunun fosil kayitlarinda hiçbir dayanagi olmadigini ve atin kademeli evrimlesmesi gibi bir sürecin hiç yasanmadigini söyle anlatmistir:

Yaklasik 50 milyon yil önce yasamis dört tirnakli, tilki büyüklügündeki canlilardan bugünün daha büyük tek tirnakli
atina bir dizi kademeli degisim oldugunu öne süren ünlü atin evrimi örneginin geçersiz oldugu uzun zamandir bilinmektedir. Kademeli degisim yerine, her türün fosilleri bütünüyle farkli olarak ortaya çikmakta, degismeden kalmakta, sonra da soyu tükenmektedir. Ara formlar bilinmemektedir. 125

Rensberger, dürüst bir tutumla atin evrimi senaryosundaki bu önemli açmazi dile getirirken aslinda tüm teorinin fosil kayitlarindaki en büyük çikmazini, "ara-geçis formlari çikmazi"ni gündeme getirmistir.

Atin evrimi semalarinin sergilendigi "Ingiltere Doga Tarihi Müzesi"nin yöneticilerinden ünlü evrimci paleontolog Colin Patterson da, hala müzenin alt katinda duran bu sema hakkinda sunlari söyler:

Hayatin dogasi hakkinda her biri birbirinden hayali bir sürü kötü hikaye vardir. Bunun en ünlü örnegiyse, belki 50 yil önce hazirlanmis olan ve hala alt katta duran atin evrimi sergisidir. Atin evrimi, birbirini izleyen yüzlerce bilimsel kaynak tarafindan büyük bir gerçek gibi sunulmustur. Ancak simdi, bu tip iddialari ortaya atan kisilerin yaptiklari tahminlerin, yalnizca spekülasyon olduklarini düsünüyorum. 126



Ingiltere Doga Tarihi Müzesi'nde yer alan "atin evrimi" sergisi. Bu ve benzeri "atin evrimi" semalari, farkli devirlerde, farkli cografyalarda yasamis bagimsiz canli türlerinin, son derece tarafli bir bakis açisiyla birbirleri ardina dizilmesiyle olusturulur. Gerçekte "atin evrimi"ne dair hiçbir somut bilimsel bulgu yoktur.

Peki "atin evrimi" senaryosunun dayanagi nedir? Bu senaryo, Hindistan, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Avrupa'da degisik zamanlarda yasamis, farkli tür canlilara ait fosillerin evrimcilerin hayal güçleri dogrultusunda küçükten büyüge dogru dizilmesiyle olusturulan semalarla ortaya atilmistir. Degisik arastirmacilarin öne sürdükleri 20'den fazla degisik atin evrimi semasi vardir. Hepsi de birbirinden farkli olan bu soy agaçlari hakkinda evrimciler arasinda da görüs birligi yoktur. Bu siralamalardaki tek ortak nokta, 55 milyon yil önceki Eosen devrinde yasamis Eohippus (Hyracotherium) adli köpek benzeri bir canlinin atin ilk atasi olduguna inanilmasidir. Oysa atin milyonlarca yil önce yok olmus atasi olarak sunulan Eohippus, halen Afrika'da yasayan ve atla hiçbir ilgisi ve benzerligi olmayan Hyrax isimli hayvanin hemen hemen aynisidir. 127

Atin evrimi iddiasinin tutarsizligi, her geçen gün ortaya çikan yeni fosil bulgulariyla daha açik olarak anlasilmaktadir. Eohippus ile ayni katmanda, günümüzde yasayan at cinslerinin de (Equus nevadensis ve Equus occidentalis) fosillerinin bulundugu tespit edilmistir. 128 Bu, günümüzdeki at ile onun sözde atasinin ayni zamanda yasadigini göstermektedir ki, atin evrimi denen sürecin hiçbir zaman yasanmadiginin kanitidir.

Evrimci yazar Gordon R. Taylor, Darwinizm'in açiklayamadigi konulari ele alan The Great Evolution Mystery adli kitabinda at serileri efsanesinin aslini söyle anlatir:

Darwinizm'in belki de en ciddi zaafiyeti, paleontologlarin, büyük evrimsel degisiklikleri gösterecek olan akrabalik iliskilerini ve canli siralamalarini ortaya koyamamalaridir... At serisi genellikle bu konuda çözüme kavusturulmus olan yegane örnek gibi gösterilir. Ama gerçek sudur ki, Eohippus'tan Equus'a kadar uzanan siralama çok tutarsizdir . Bu siralamanin, giderek artan bir vücut büyüklügünü gösterdigi iddia edilir, ama aslinda siralamanin ileriki asamalarina konan canlilarin bazilari (siralamanin en basinda yer alan) Eohippus'tan daha büyük degil, daha küçüktürler. Farkli kaynaklardan gelen türlerin bir araya getirilip ikna edici bir görüntüye sahip olan bir siralamada arka arkaya dizilmeleri mümkündür, ama tarihte gerçekten bu siralama içinde birbirlerine izlediklerini gösteren hiçbir kanit yoktur. 129

Tüm bu gerçekler, evrimin en saglam delillerinden birisi gibi sunulan atin evrimi semalarinin, hiçbir geçerlilige sahip olmayan hayali siralamalar olduklarini ortaya koymaktadir. Diger türler gibi atlar da, evrimsel bir ataya sahip olmadan var olmuslardir.


YARASALARIN KÖKENİ




Yarasalarin sahip oldugu sonar sistemi, bugüne kadar yapilmis bütün teknolojik sonarlardan çok daha hassas ve verimlidir.

Memeliler siniflamasi içinde yer alan en ilginç canlilardan biri, kuskusuz yegane uçan memeli cinsi olan yarasalardir.

Yarasalari ilginç kilan özelliklerinin basinda, bu canlilarin sahip oldugu kompleks "sonar" sistemi gelir. Bu sonar sistemi sayesinde yarasalar zifiri karanlikta, hiçbir sey görmeden son derece kivrak ve kusursuz manevralarla uçarlar. Karanlik bir odanin zeminindeki küçücük bir tirtili bile algilar ve avlarlar.

Bu sonar, hayvanin sürekli olarak yüksek frekansli sesler yaymasi, bu seslerin yankilarini analiz etmesi ve sonucunda etrafinin detayli bir analizini yapmasiyla çalismaktadir. Hem de canli bu isi olaganüstü bir süratle, havada uçtugu saniyeler boyunca kesintisiz ve kusursuz biçimde basarmaktadir.

Yarasalarin sonar sistemi üzerinde yapilan arastirmalar, daha da sasirtici sonuçlar ortaya koymustur. Hayvanin algilayabildigi frekans araligi çok dardir, yani ancak belli frekanstaki sesleri algilayabilir. Ancak iste bu noktada çok önemli bir sorun ortaya çikmaktadir. Doppler etkisi denen fizik kuralina göre, hareket halindeki bir cisme çarpan sesin frekansi degisir. Bu yüzden, yarasa kendisinden uzaklasmakta olan bir sinege dogru ses dalgalarini yaydiginda, dönen ses dalgalari yarasanin duyamayacagi bir araliga düsecektir. Bu nedenle yarasanin hareketli cisimleri algilamada büyük zorluklar yasamasi gerekir.

Ama böyle olmaz. Yarasa her türlü cismi kusursuzca algilamaya devam eder. Çünkü yarasa, Doppler etkisini bilirmiscesine, hareketli cisimlere dogru yolladigi ses dalgalarini degistirir. Örnegin kendisinden uzaklasan sinege en yüksek frekansli ses dalgasini yollar ki, ses geri döndügünde duyamayacagi kadar düsük bir frekansa inmesin.



ABD Wyoming'de bulunmus olan bilinen en eski yarasa fosili. 50 milyon yillik bu fosil ile bugün yasayan yarasalar arasinda hiçbir fark yok.

Peki bu ayarlama nasil gerçeklesir?

Yarasanin beyninde, sonar sistemini denetleyen iki farkli tipte nöron (sinir hücresi) bulunmaktadir; bunlardan biri yansiyan ultrasonu algilar, digeri bazi kaslara komut vererek yarasanin çigligini olusturur. Bu iki nöron beyinde es güdümlü çalisir; öyle ki yankinin frekansi degisince, birinci nöron bunu algilar ve ikinci nöronu baskilayarak veya uyararak, çigligin frekansinin yankinin frekansina uymasini saglar. Sonuçta yarasanin çigligi ortamin durumuna göre frekans degistirir ve en verimli sekilde kullanilir.

Tüm bu sistemin evrim teorisinin "rastgele mutasyonlarla kademeli evrim" açiklamasina indirdigi darbeyi görmemek ise mümkün degildir. Yarasadaki sonar sistemi son derece kompleks bir yapidir ve asla rastgele mutasyonlarla açiklanamaz. Sistemin çalisabilmesi için, tüm ayrintilariyla kusursuz olarak var olmasi zorunludur. Yarasa hem yüksek frekanslarda ses yayacak yapiya, hem bu sesleri algilayip analiz edecek organlara, hem de hareket degisikliklerine göre frekans ayarlamasi yapan sisteme sahip olmalidir ki, sahip oldugu sonar ise yarasin. Elbette ki tüm bunlar rastlantilarla açiklanamaz ve yarasanin kusursuz bir biçimde yaratildigini gösterir.

Nitekim fosil kayitlari da, yarasanin yeryüzünde aniden ve bugünkü kompleks yapisiyla ortaya çiktigini göstermektedir. Evrimci paleontologlar Hill ve Smith, Bats: A Natural History adli kitaplarinda bu gerçegi "itiraf" niteliginde açiklarlar:

Yarasalarin fosil kayitlari, erken Eosen devrine kadar uzanir... ve bes ayri kitada birden tespit edilmistir. Tüm fosil yarasalar, hatta en eskileri bile, son derece gelismis yarasalardir ve dolayisiyla karada yasayan atalarindan nasil bir ara geçisle geldikleri konusunda hiçbir isik tutmazlar. 130

Evrimci paleontolog L. R. Godfrey ise ayni konuda söyle yazmaktadir:

Erken Tertiryen devrine ait çok sayida iyi korunmus yarasa fosili vardir, örnegin Icaronycteris gibi. Ama Icaronycteris bizlere yarasalarda uçusun evrimlesmesi hakkinda hiçbir sey söylememektedir, çünkü bu zaten kusursuz bir biçimde uçan bir yarasadir. 131

Kisacasi, ne yarasalarin kompleks vücut sistemlerinin evrimle ortaya çikmasi mümkündür, ne de fosil kayitlari böyle bir evrim yasandigini göstermektedir. Aksine, yeryüzünde ilk kez ortaya çikan yarasalar ile bugün yasayan örnekleri aynidir. Yasalar, hep yarasa olarak var olmustur.


DENİZ MEMELİLERİNİN KÖKENİ


Balinalar ve yunuslar, "deniz memelileri" olarak bilinen canli grubunu olustururlar. Bu canlilar memeli siniflamasina dahildir, çünkü aynen karadaki memeliler gibi dogurur, emzirir, akcigerle nefes alir ve vücutlarini isitirlar. Deniz memelilerinin kökeni ise, evrimciler tarafindan açiklanmasi en zor olan konulardan birisidir. Çogu evrimci kaynakta, atalari karada yasayan deniz memelilerinin, uzun bir evrim süreci sonuda deniz ortamina geçis yapacak biçimde evrimlestikleri öne sürülür. Buna göre, sudan karaya geçisin tersine bir yol izleyen deniz memelileri, ikinci bir evrim sürecinin sonucu olarak tekrar su ortamina dönmüslerdir. Oysa bu teori hiçbir paleontolojik delile dayanmaz ve mantiksal yönden de çeliskilidir.

Memeliler evrim basamaklarinin en üst kisminda yer alan canlilar olarak kabul edilirler. Durum bu iken, öncelikle bu canlilarin neden deniz ortamina geçtiklerinin açiklanmasi çok güçtür. Bir sonraki soru ise bu canlilarin deniz ortamina nasil olup da baliklardan bile daha iyi adapte olduklaridir. Çünkü katil balinalar, yunuslar gibi memeli ve dolayisiyla akcigerli canlilar, suda solunum yapan baliklardan bile daha mükemmel bir sekilde yasadiklari ortama uyum göstermektedirler.

Deniz memelilerinin hayali evriminin mutasyon ve dogal seleksiyon araciligiyla açiklanamayacagi son derece açiktir. GEO dergisinde yayinlanan bir makale, deniz memelilerinden mavi balinanin kökeninden söz ederken, Darwinizm'in bu konudaki çaresizligini söyle ifade eder:

Mavi balinalar gibi, denizde yasayan diger memeli hayvanlarin da vücut yapilari ve organlari baliklarinkine benzer. Bunlarin iskeletleri de baliklarinkiyle benzerlik gösterir. Balinalarda bacaklar diyebilecegimiz arka uzuvlar tersine gelisme göstererek güdük kalmistir. Ancak bu hayvanlarin sekil degisiklikleri hakkinda elde en ufak bir bilgi bile mevcut degildir. Denize geri dönüsün Darwinizm'in iddia ettigi gibi uzun süreli yavas bir geçisle degil, anlik siçramalar halinde oldugunu kabul etmek zorundayiz. Paleontologlar günümüzde balinanin hangi memeli hayvan türünden geldigi konusunda yeterli bilgiye sahip degildir. 132

Karada yasayan küçük bir memeli hayvanin, evrim süreci sonucunda nasil olup da 30 metre boyunda 60 ton agirliginda bir balinaya dönüstügünü düsünmek gerçekten de çok zordur. Darwinistlerin bu konuda yapabildikleri tek sey, National Geographic dergisinde yayinlanan asagidaki anlatimda oldugu gibi, hayal güçlerini zorlayarak senaryo üretmektir:

Balinanin dogusu, bundan 60 milyon yil önce, dört ayakli, killi memelilerin yiyecek aramak için denize girmeleriyle basladi. Çaglar geçtikçe, yavas yavas degisiklikler olustu. Arka ayaklar kayboldu, ön ayaklar yüzgeçlere dönüstü, killar yok olarak kalin, yumusak, silgimsi balina derisine yol açti, burun delikleri basin tepesine hareket etti, kuyruk genisleyerek balinanin firçamsi kuyruguna dönüstü ve beden, suyun içinde giderek büyüyüp devlesti. 133

Üstte anlatilan kademeli evrim senaryolari, bu senaryoyu yazanlar dahil, hiç kimseyi tatmin etmemektedir. Biz yine de bu kurgunun detaylarina inelim ve ne denli gerçek disi oldugunu asama asama inceleyelim. Solunum için akcigerlerini kullanan memeli bir canlinin deniz ortaminda geçirmesi gereken adaptasyonlar dikkate alindiginda, böyle bir geçis için "imkansiz" kelimesinin bile yetersiz kaldigi görülür. Böyle bir geçiste evrim süreci içinde ara basamaklardan herhangi bir tanesinin bile eksikligi, canlinin yasamasina izin vermeyecek ve evrim sürecini durduracaktir.


DENİZ MEMELİLERİNİN ÖZGÜN YAPISI


Deniz memelilerinin su ortamina geçerken sahip olmalari gereken adaptasyonlar söyle siralanabilir:

1- Suyun Korunumu: Deniz memelileri su ortaminda yasamalarina ragmen, su ihtiyaçlarini, baliklar gibi, yani tuzlu sudan faydalanarak gideremezler. Yasamak için tatli suya ihtiyaçlari vardir. Deniz memelilerinin su kaynaklari pek iyi bilinmemesine ragmen, su ihtiyaçlarinin büyük kismini, okyanustaki tuz oraninin üçte biri kadar tuz içeren canlilari yiyerek sagladiklari düsünülmektedir. Bu kadar kit su kaynaklarina sahip deniz memelileri için, suyun azami derecede korunmasi ve tasarruf edilmesi son derece önemlidir. Iste bu nedenle deniz memelileri, develerde görülen su korumasi mekanizmalarina sahiptir. Ayni develer gibi deniz memelileri de terlemez. Böbrekler, üreyi insanlardan çok daha iyi bir sekilde konsantre ederek onlara su kazandirir. Böylece su kaybi en aza indirilmis olur. Sudan tasarruf en küçük detaylarda bile kendini gösterir. Örnegin anne balina yavrusunu peynir kivamindaki çok yogun bir sütle besler. Bu süt insan sütünden on kez daha yaglidir. Sütün bu derece yagli olmasinin birtakim kimyasal sebepleri vardir. Yag, yavru tarafindan vücuda alindiktan sonra islenirken yan ürün olarak su açiga çikar. Böylece anne, en az su kaybiyla yavrusunun su ihtiyacini gidermis olur.

2- Görme ve Haberlesme: Yunuslarin ve balinalarin gözleri farkli görmelere imkan verecek sekildedir. Suyun altinda ve üzerinde ayni mükemmellikte görebilirler. (Oysa basta insan olmak üzere çogu canli, isigin kirilmasindaki farkliliklar nedeniyle, kendi dogal ortaminin disinda iyi göremez.) Bir yunus, suyun 6 metre kadar üstüne ziplayabilir ve kendisi için havada tutulmakta olan bir yiyecegi çok büyük bir hassaslikla alabilir.

Deniz memelilerinin gözü ile kara canlilarinin gözü arasindaki farklar sasirtici derecede detaylidir. Karada gözü bekleyen tehlikeler fiziksel darbeler ve tozdur. Bu nedenle kara hayvanlarinin göz kapaklari vardir. Su ortaminda ise en büyük tehlikeler tuz orani, derinlere dalarken meydana gelen basinç ve deniz akintilarinin olusturdugu hasarlardir. Akintilarla dogrudan temas olmamasi için gözler kafanin yan tarafindadir. Ayrica derin dalislarda gözü basinca karsi koruyan sert bir tabaka vardir. Dokuz metre derinlikten sonra denizin dibi karanlik oldugu için, su memelilerinin gözü, karanlik ortamlara uyum saglayabilmeyi saglayan birçok özellikle donatilmistir. Lens mükemmel bir daire biçimindedir. Isiga hassas olan çubuk hücreleri, renklere ve detaylara duyarli olan koni hücrelerinden daha fazladir. Dahasi, gözlerde özel bir fosforlu tabaka vardir. Bu sebeple deniz memelilerinin karanlik ortamlardaki görüsleri kuvvetlidir.

Yine de deniz memelilerinin birincil algilari görme degildir. Kara memelilerinin aksine, onlar için duyma çok daha önemlidir. Görme isik gerektirir, ama duyma için böyle bir ihtiyaç yoktur. Birçok balina ve yunus, deniz dibindeki karanlik bölgelerde bir tür dogal "sonar" sayesinde avlanir. Özellikle disli balinalar ses dalgalari araciligiyla "görebilir". Ses dalgalari, ayni görmede oldugu gibi, odaklanir ve bir noktaya gönderilir. Geriye dönen dalgalar, hayvanin beyninde analiz edilir ve yorumlanir. Bu yorum, hayvana karsisindaki cismin biçimini, büyüklügünü, hizini ve konumunu açikça belli eder. Bu canlilardaki sonik sistem inanilmaz derecede hassastir. Örnegin bir yunus suya atlayan bir kisinin "içini" de algilayabilir. Ses dalgalari yön bulmanin yani sira haberlesme için de kullanilir. Birbirinden yüzlerce kilometre uzaktaki iki balina ses kullanarak anlasabilir.

Bu hayvanlarin haberlesmek ve yön bulmak için çikarttiklari sesi nasil ürettikleri sorusu hala büyük oranda cevapsizdir. Ancak bilinenler arasinda, yunusun vücudundaki çok sasirtici bir ayrinti dikkat çeker: Hayvanin kafatasi yapisi, beyni bile tahrip edecek kadar sürekli ve siddetli bir biçimde yaydigi ses bombardimanindan korunmak için ses yalitimlidir.

Simdi tüm bunlarin üzerinde düsünelim. Deniz memelilerinin sahip olduklari tüm bu sasirtici özellikler, evrim teorisinin yegane iki mekanizmasi, yani mutasyon ve dogal seleksiyon kanaliyla olusmus olabilirler mi? Hangi mutasyon bir yunusun bedenine sonar sistemi yerlestirebilir ve sonra da hayvanin beynini sonardan korumak için kafatasini ses yalitimli hale getirebilir? Hangi mutasyon, bu canlilara karanlik sularda görmelerini saglayacak göz yapilari kazandirabilir? Hangi mutasyon, eskiden karada yasadiklari öne sürülen bu hayvanlarin "suya geçis"lerini saglayabilir? Hangi mutasyon, bu hayvanlarin bedenlerine suyu en ekonomik sekilde kullanmalarini saglayacak hassas mekanizmalari yerlestirebilir?

Bu sorulari neredeyse sonsuza dek çogaltmak mümkündür. Ve evrimin bunlarin hiçbirine verebilecek bir cevabi yoktur. Baliklarin sularda "tesadüfen" olustuklarini, sonra yine tesadüfler yardimiyla karaya çikip sürüngen ve memelilere evrimlestiklerini, sonra da bu memelilerin yeniden suya dönerek suda yasam için gerekli olan özellikleri yine tesadüfen kazandiklarini öne süren, tüm bu fantastik hikayeyi yazan evrim teorisi, bu asamalarin hangisini kanitlayabilir? Cevap her seferinde olumsuzdur. Evrim teorisi bu asamalarin gerçeklestigini ispatlamak bir yana, bunlarin gerçeklesmeleri için en küçük bir ihtimalin var oldugunu bile ispatlayamamaktadir.

Nitekim fosil kayitlari da bizlere, balinalarin ya da diger deniz memelilerinin yeryüzünde bir anda ve hiçbir atalari olmadan ortaya çiktiklarini göstermektedir. Paleontoloji alanindaki büyük otoritelerden biri olan Colbert, bu gerçegi söyle açiklar:

Bu memelilerin kökeni çok eskiye dayaniyor olmalidir, çünkü fosil kayitlarinda balinalar ile atalari sayilan Cretaceous devri plasentalilari arasinda hiçbir ara form yoktur. Ayni yarasalar gibi balinalar da erken Tertiriyen döneminde aniden ortaya çikarlar ve son derece özellesmis yasam biçimleri için gerekli her türlü adaptasyona sahiptirler. Aslinda balinalar diger memelilerle olan iliskileri yönünden yarasalardan bile daha izole durumdadirlar; tamamen ayri ve kendi baslarina durmaktadirlar. 134

Kisacasi, tüm diger temel canli gruplarinda oldugu gibi, deniz memelilerinde de "evrim" iddiasini destekleyebilecek hiçbir bulgu yoktur. Bu canlilarin sözde atalari olan kara memelilerinden rastlantisal mutasyonlar sonucunda evrimlesmeleri hem imkansizdir, hem de böyle bir evrim yasandigini gösterebilecek hiçbir ara form fosili yoktur.

BIRBIRINDEN TÜREDIGI IDDIA EDILEN CANLILAR ARASINDAKI BÜYÜK
MORFOLOJIK FARKLAR


Bu noktaya kadar, farkli canli türlerinin aralarinda hiçbir evrimsel "ara geçis formu" bulunmadan yeryüzünde ortaya çiktiklarini inceledik. Canlilar fosil kayitlarinda birbirlerinden o denli farkli yapilariyla belirmektedirler ki, aralarinda herhangi bir evrimsel baglanti kurmak mümkün degildir.

Evrimcilerin birbirlerinin atasi olarak kabul ettikleri canlilarin iskeletlerini karsilastirdigimizda, bu gerçek çok açik bir sekilde bir kez daha ortaya çikmaktadir. Birbirinin atasi olarak öne sürülen canlilar arasinda olaganüstü derecede büyük farkliliklar vardir.

Burada bu konuda bazi örnekleri inceleyecegiz. Çizimlerin hepsi, omurgali canlilar konusunda otorite olan evrimci kaynaklardan alinmistir.

Iki ayri türde deniz sürüngeni ve evrimcilere göre bu canlilarin en yakin atasi olan kara canlisi. Canlilar arasindaki büyük farkliliga dikkat edin.



Hylonomus'tan evrimlestigi öne sürülen deniz sürüngeni Mesosaurus



Hylonomus'tan evrimlestigi iddia edilen deniz sürüngeni Ichthyosaur



Bilinen en eski sürüngen olan Hylonomus


Bilinen en eski kus (Archaeopteryx), bir uçan sürüngen ve evrimcilere göre bu canlilarin en yakin akrabasi sayilan kara sürüngeni. Canlilar arasindaki fark yine çok büyük.




1. Bilinen en eski kus, Archaeopteryx

2. Bilinen en eski uçan sürüngenlerden biri olan ve bu grubun tipik bir temsilcisi sayilan Dimorphodon

3. Bir çok evrimci otorite tarafindan kuslarin ve uçan sürüngenlerin atasi sayilan kara sürüngeni Euparkeria


Bilinen en eski yarasa ve evrimcilere göre yarasalarin en yakin atasi. Yarasa ile sözde atasi arasindaki büyük farkliliga dikkat edin.




1. Eocen devrine ait bilinen en eski yarasanin (Icaronycteris) iskeleti

2. Yarasalarin atasi oldugu öne sürülen eski böcekyiyenlere çok benzeyen günümüze ait bir SHREW


Bilinen en eski deniz sürüngeni (Plesiosaur) ve onun evrimcilere göre en yakin atasi sayilan kara sürüngeni. Canlilar arasinda hiçbir benzerlik yok.




1. Bilinen en eski Plesiosaur'un iskeleti

2. Eocen devrine ait bilinen en eski balinalardan biri, Zygorhiza kochi


Bilinen en eski balina ve onun evrimcilere göre en yakin atasi. Canlilar arasinda hiçbir benzerlik olmayisina dikkat edin. Evrimcilerin balinanin atasi olarak bulabildikleri en iyi aday bile, bu denli ilgisiz bir canlidir.



1. Eocen devrine ait bilinen en eski balinalarin tipik bir örnegi, Zygorhiza kochi

2. Balinalarin atasi konusu evrimci otoriteler arasinda tartisma konusudur. Ancak bazilari, eski bir etobur memeli grubu olan creodontlarda karar kilmistir. Yanda, creodontlarin tipik bir türü olan Sinopa.


Tipik bir fok baligi iskeleti ve evrimcilere göre fok baliklarinin karada yasayan en yakin atasi. Yine canlilar arasinda büyük bir fark var.




1. Miocene devrine ait en eski fok baliklarinin iskeleti

2. Evrimciler tarafindan fok baliklarinin karada yasayan en yakin atalari olarak kabul edilen etobur memeli Cynodictis gregarius


Bir deniz inegi ve evrimcilere göre onun karada yasayan en yakin atasi.




1. Oligocene devrine ait en eski deniz inegi Halitherium

2. Deniz ineklerini de içine alan sirenian sinifina dahil deniz memelilerinin en yakin karasal atasi sayilan Hyrax.